Sanat Terapisi Nedir?

Sanat Terapisi gittikçe daha yoğun ilgi gören güncel psikoterapi yaklaşımlarından biri. Sanat Terapisi’ni tanımlamak için, öncelikle Dışavurumcu Sanat Terapileri ya da Yaratıcı Sanat Psikoterapileri olarak adlandırdığımız geniş çatının altında olduğunu belirteyim. Dışavurumcu Sanat Terapileri, her türlü sanat dalının psikoterapide kullanımını içeriyor. Örnekleri, Müzik Terapisi, Dans ve Hareket Terapisi, Yaratıcı Yazı Terapisi, Şiir Terapisi gibi çeşitlendirilebilir. Sanat Terapisi ise görsel sanatların psikoterapide kullanımına odaklanıyor. Dolayısıyla Sanat Terapisi ifadesini duyduğumuzda aklımıza heykel, kolaj, çeşitli boyalar ile üretim, ebru sanatı, hamur ve kil gibi malzemelerin terapötik kullanımı geliyor. Amerikan Sanat Terapisi Derneği, bu alanı şu şekilde tanımlıyor: “Sanat Terapisi, ruh sağlığı ve insanlara hizmete dair çalışmalar yapan bir meslektir. Aktif sanat üretimi, yaratıcı süreçler, uygulamalı psikoloji teorisi, ve psikoterapötik ilişki içerisindeki deneyimler ile bireylerin, ailelerin, ve toplulukların hayatlarının manevi zenginliğini arttırır.”

Sanat Terapisi her ne kadar yeni bir alan olsa da, aslında insanın sanat aracılığıyla kendini ifade edişi çok uzun yıllar önceye, ilk mağara resimlerine dayanıyor. Sanat, kültürlerin içinde, bir çeşit ifade biçimi olarak insanlık tarihinde her daim karşımıza çıkıyor (Acosta, 2011). Bunun en önemli sebebi, sanat üretiminin insanın temel biyolojik ve davranışsal eğilimlerinden doğması (Dissanayeke, 1988). Üretmek insanın içgüdüsel olarak ortaya çıkardığı bir ifade biçimi. Kısaca, sanat bir dil (Allen, 1995).

Sanat Terapisi, sanat ve psikoloji alanlarını birleştiren ve her iki alandan beslenen bir yaklaşım. Sanatın kişiyi yaratıcı tarafıyla etkileşime geçiren ve sözel ifadenin zor olduğu noktalarda alternatif bir dışavurum aracı sunan yapısı, psikolojinin alan açan ve kişinin iyi hissetmesi için bu alanı tutan altyapısı ile birleşiyor. 1940 yıllarında Sanat Terapisi’nin annesi olarak anılan Margaret Naumburg, Amerika Birleşik Devletleri’nde ileride Sanat Terapisi olarak anılacak alan hakkında ilk yazıları yayınlamaya başlıyor. O dönemlerde alan psikanalitik yaklaşımın etkisi altında ve bu ilk adımlar günümüzdeki psikodinamik yaklaşımlı Sanat Terapisi’nin temellerini atıyor. Aynı dönemlerde Edith Kramer da “terapi olarak sanat” yaklaşımı ile Sanat Terapisi alanının köklerini tanımlıyor (Malchiodi, 2003). Zamanla Sanat Terapisi alanındaki literatür ve çalışmalar arttıkça alan genişliyor ve bugün bildiğimiz şekline bürünüyor.

Sanat Terapisi’nde kullanılan sanatsal yaratımın terapötik işlevi, sanatın kapsayıcılığından ve sezgiselliği davet eden doğasından geliyor. Sanat, ifade bulmayı bekleyen durumu, bir kabın sunulan nesneyi taşıyışı gibi tutuyor. Dışa vurulan ve sanatsal bir dille ifade bularak karşımızda duran o duygu, olay ya da kişi, artık daha farklı bir mesafede algılanabiliyor. Böylelikle anlamı dönüşüyor ve içgörüye evriliyor. 

Donald Seiden, sanatsal yaratım sürecinin evrelerinden bahseder ve bu aşamaları Mihaly Csikszentmihalyi tarafından tanımlanan akış sürecine benzetir (2014). Seiden bu evreleri hazırlık, keşif, tanımlama, adanma ve yorumlama olarak adlandırır. Yaratma sürecine niyet eden kişi öncelikle yaratıcılığıyla teması davet eden bir hazırlık aşamasından geçer. Örneğin, yazı yazmak için masa başına oturmadan önce doğada bir yürüyüş yapmak iyi gelebilir. Kişi hazır hissettiğinde, zihni ve duyuları keşfe çıkar. Çevresinde ilgisini çekenleri ve zihninde oluşan yeni imgeleri biriktirir. Bunlar bir araya geldiğinde kişi hepsinin birleşimiyle veya içlerinden seçtikleriyle devam etmek istediği yolu belirler. Netlik bazen içsel bir bilgi olarak gelir. Kişi o an için sebebini bilmeksizin bir imgeyi çizmeye karar verebilir. Bu, sanatın sezgisellik ile buluştuğu anlardan biridir. Ardından, kişi kendini seçtiklerinin izinde yaratım sürecine adar. Bu süreç sona erdiğinde ise ortaya çıkan ürün ile yeni anlamlar oluşur.

Yaratım süreci ve yaratıcılık yolcuğu her zaman yukarıdaki aşamalarda anlatıldığı gibi düz bir doğru olarak ilerlemez. Bazen kişi bir aşamada daha uzun zaman kalabilir. Burada önemli olan gereğinden fazla bir evrede takılı kalınmamasıdır. Bu noktada sanat terapisti iyi bir gözlemci ve yaratıcı sürece hakim bir şahit olarak, yaratım yolculuğundaki kişiye hem sanata dair teknik bilgisiyle hem de terapötik anlamda destek verir. Bu destek bazen uygun sanat malzemesini bulmak, bazen yaratımı destekleyecek bir yönerge vermek, belki soru sormak, bazen de yalnızca o kişinin yanında durmak olabilir. Sanat Terapisi, kendini sürece bırakmayı ve yaratıcılığı yakınında tutmayı gerektirir. Böylelikle yeni anlamlar gelişir ve kişi seçim şansı olduğunu fark eder. 

Sanat Terapisi, her yaştan birey ile uygulanabilir. Elbette, çalışılacak konulara ve popülasyona göre sanat terapistinin kendini geliştirmesi önemlidir. Örneğin, travma ile çalışmak hassasiyet ve bu konuya dair doğru bilgi birikimi ile deneyimi gerektirir. Travma ile yapılacak uygulamalarda yöntemin uyarlanması gerekir. Aynı şekilde çalışılan yaş grubuna göre Sanat Terapisi yönergeleri değişir. Bu yönergelerin anlaşılır ve ulaşılır olmaları sürecin daha kolay akmasına yardımcı olur. Bu noktada süpervizyon ve eğitimin öneminin altını çizmek isterim. Ne yazık ki Sanat Terapisi alanında henüz ülkemizde yüksek lisans programı bulunmuyor. Ancak Sanat Psikoterapileri Derneği’nin çabalarıyla düzenli sertifika eğitimleri açılıyor. Bu eğitimler sanat terapisi uygulayıcıları yetiştiriyor. Yani sanat terapisti değil, sanat terapisini işinde uygulayan kişiler yetiştiriyor. Yüksek lisans programlarının açılacağı günü sabırsızlıkla beklerken, bu gibi sertifika eğitimleri alanda duyulan ihtiyacı karşılamaya çabalıyorlar.

Özetle, Sanat Terapisi alanının önemli isimlerden biri olan Pat B. Allen’ın dediği gibi, “çizmek, o şeyin özünü tanımanın yollarından biridir (1995, sayfa 23).” Bir başka deyişle, çizmek yaşananı anlatmanın yollarından biridir. Sanatın, insanın kendini ifade etmek için kullandığı dillerden biri olduğunu vurgulayan Sanat Terapisi, bu dili gelişmek, dönüşmek ve iyileşmek için yola çıkmış kişilere sunuyor. Bu yolculukta bazen rehber, bazen yol arkadaşı olma rolü de sanat terapistine düşüyor.  

Kaynakça

American Art Therapy Association (AATA) The Profession. http://www.arttherapy.org

Allen, P. (1995). Art is a way of knowing. Shambhala.

Expressive Media (Producer: Acosta). (2011). Art Therapy: A Universal Language for Healing [Video file]. Retrieved from Academic Video Online: Premium database. 

Dissanayake, E. (1988). What is art for? University of Washington Press.

Malchiodi, C. A. (Ed.). (2003). Handbook of art therapy. The Guilford Press.

Seiden, D., & Davis, A. G. (2014). Art works: How making art illuminates your life. Ganesha Books.

*Bu yazı Şeyma Çavuşoğlu, Ph.D. tarafından kaleme alınmıştır. Öncelikli olarak KUYU Dergisi Kasım 2020 sayısında yayınlanmıştır.


Yeni Bir Kavramla Tanışmaya Ne Dersiniz? – Eşgörü (Equanimity)

Eşgörü nedir? görmek mümkün mü?

Bilinçli farkındalık ya da fark’andalık olarak Türkçeleştirdiğimiz mindfulness kavramı ve uygulamaları günümüzde oldukça yaygınlaştı. Çeşitli alanlardaki araştırmalar, mindfulness’ın, hem bir oluş hali hem de günlük yaşamı etkileyen bir beceri olarak, insanların iyiliğine ve refahına katkı sağladığını gösteriyor. Mindfulness pratiği içeriğinde bilinçli olarak anda olanı gözlemlemeyi ve an içerisinde var olan her şeye açık, ılımlı ve nazik bir tutumla yaklaşmayı kapsar. Aslında, mindfulness ile çok yakın ilişkide olan, hem onu besleyen hem de ondan beslenen bir hâl daha var: Eşgörü (equanimity).

Bazı kaynaklar eşgörüyü, sükûnet veya dinginlik olarak Türkçe’ye çevirir. Ancak equanimity kelimesinin Sanskrit dilindeki karşılığı olan upeksha ve Pali dilindeki karşılığı olan upekkha kelimelerini eklerine ayırdığımızda, göz ve görmek anlamına gelen heceleri barındırdıklarını görürüz (Boccio, 2018; Cheng & Tse, 2014; Desbordes et al., 2015; Hadash, Segev, Tanay, Goldstein & Bernstein, 2016). Bu bağlamda düşünüldüğünde, Türkçeleştirirken görme halini içeren eşgörü kelimesi belki de sükûnet ve dinginlik kelimelerinin anlamlarını da kapsayan daha geniş bir hâli anlatmaya yarar.

Nedir eşgörü (equanimity) ve neden mindfulness konuşurken bahsi geçer?

Eşgörü dendiğinde daha çok Budist Psikoloji literatürü akla gelir. Budist yaklaşım, eşgörüyü her türlü deneyimde korunan önyargısız duruş olarak tanımlar ve her hali – yaşanan, hissedilen, gözlemlenen, şahit olunan, karşılaşılan, öğrenilen, duyulan – kabul edebilmeyi getirdiğini anlatır (Cheng, 2015; Desbordes et al., 2015; Maher & Cordova, 2019). Bu durağan bir kabul ediş değildir. Eylemden bağımsız, olanı olduğu haliyle görebilme durumunu anlatır. Eyleme geçmek ya da geçmemek o an sizin vereceğiniz bir karardır. Eğer eşgörü ile yaklaşıyorsanız, attığınız adımı da kabul edersiniz. Bir başka deyişle, odak sonuçtan ziyade süreçtedir. Daha da önemlisi, süreci nasıl deneyimlediğimizdedir. Hani Budizm’de denir ya, eğer önünde yürümen gereken bir beş kilometre varsa, o mesafeyi yürüyeceksin. Ama seni sen yapan o yolu nasıl yürüdüğündür. Eğer eşgörü ile yürüyebilirse insan, o zaman yol, olabilen en rahat şekilde geçer; çünkü yolda yaşanan zorlayıcı duygu ve deneyimler oldukları gibi görülebilir ve onlarla eş zamanlı olarak iç dengenin varlığı da içeride hissedilebilir. 

İçinden geçtiğimiz günler ne çok bilinmezlik ve öngörülemezlik barındırıyorlar. Ama bu da bir yol. İçinden geçmekte olduğumuz, geçeceğimiz bir yol. Peki biz bu yoldan nasıl geçiyoruz?

Mindfulness pratiğine aşina olanlarınız, eşgörü halinin mindfulness ile ne kadar iç içe geçmiş olduğunu fark edecektir. Aslında alanda yapılan araştırmalar da mindfulness ve eşgörüyü birlikte değerlendirmeye başladılar. Mindfulness, Doğu felsefelerindeki meditasyon, yani önyargısız, bilinçli bir biçimde gözlem yapma halinin Batı dünyasındaki ismi (Kabat-Zinn, 1994). Eberth, Sedlmeier ve Schafer (2019) tarafından geliştirilen PROMISE Modeli’ne göre de içgörü ve eşgörü, mindfulness pratiği ile gelişen iki edinim. Kişi, bilinçli bir farkındalıkla yaklaştıkça, daha derinden fark ediyor ve deneyimleri oldukları halleriyle görebilmeye başlıyor. 

Bir başka ilginç araştırmaya göre ise eşgörü, güven duygusunu ve özşefkati besliyor. Araştırmacılar Maher ve Cordova (2019), romantik ilişki içinde olan 29 çiftle çalışmışlar. Araştırmaya kabul edilme şartlarından biri, çiftlerdeki partnerlerden en az birinin uzun süreli ve düzenli bir meditasyon pratiği olmasıymış. Çiftlere uygulanan mindfulness ölçeği (Five Facet Mindfulness Questionnaire) sonuçlarına göre meditasyon pratikleri onlarda farkındalıkla davranma halini ve içsel deneyime karşı yargısız, tepkisiz olabilmeyi geliştirmiş. Araştırmacılar, gelişen bu iki unsuru eşgörünün yapıtaşları olarak tanımlıyorlar. Araştırma sonuçlarında, eşgörü pratiği gelişmiş olan katılımcıların çift olarak ilişkide hissettikleri güven duygusunun daha yüksek olduğu ve özşefkat seviyelerinin de eş oranda geliştiği görülmüş. Bir başka deyişle, eşgörü hali güven ve şefkat duygularını destekliyor. İşte tam da bu sebepten, bugünlerde eşgörüyü konuşmanın belki de tam zamanı.

Eşgörüden bahsederken, bazen şu sorulur: Peki, eşgörü halini geliştirmek demek, örneğin günümüzde bizi derinden etkileyen pandemi sürecinde, korku, belirsizliğe karşı kaygı, sıkıntı yaşamamak mı demek? Bu sorunun zihinlerde oluşma ihtimaline karşı şu bilginin altını çizelim: Eşgörü, eylem, duygu ve düşüncelerimizden bağımsız bir hal. Aksiyonlarımız, yaşadıklarımızın bizde uyandırdığı duygular, kafamızın içinde dönen düşünceler elbette olacak. Sadece, tüm bunları yaşarken, düşünceleri kendi içlerinde sınıflandırmadığımız, duyguları yargılamadığımız, bazı hallerimizden dolayı kendimizi veya başkalarını yargılamadığımız bir içsel huzur ve denge hali bulabilir miyiz? Yani eşgörü çerçevesinden bakmayı deneyebilir miyiz? 

Hayat, inandığımız ve bize doğru gelen değerler doğrultusunda yaşamaya gayret ettikçe anlamlanır (Hayes, 2016). Ancak, bu yaşam gayretinin içinde huzurlu ve dengede hissederek var olabilir miyiz? Belki düşünce veya duyguların peşinde sürüklenmeden, belki de sürüklendiğimizde bunu fark ederek, bilinçli bir farkındalık (fark’andalık) ile yeniden kendimizi ana, elimizde tek gerçekten olana davet ederek yaşananları görebilir miyiz

Eğer McRae (2013) tarafından tanımlandığı gibi eşgörü (equanimity) sevgi temelli ilişkilerin merkezinde ise ve Young’ın (1994) söylediği gibi eşgörü, sevgi duygusu ile çok yakın bir ilişki içinde ise, acaba eşgörüye alan açmak bugünlerde daha güvende ve şefkat dolu hissetmemize yardımcı olabilir mi?

Kaynakça

Boccio, F. J. (2018). Calm within: Cultivating equanimity in the face of life’s ups and downs, and find deeper access to joy. Yoga Journal, 300, 25-28.

Cheng, F. K. (2015). A qualitative study of Buddhist altruistic behavior. Journal of Human Behavior in the Social Environment, 25, 204-213. doi: 10.1080/10911359.2014.966220

Cheng, F. K., & Tse, S. (2014). A bodhisattva-spirit-oriented counselling framework inspired by Vimalakirti wisdom. International Journal of Dharma Studies, 2(6), 1-52. doi: 10.1186/s40613-014-0006-9

Desbordes, G., Gard, T., Hoge, E. A., Holzel, B. K., Kerr, C., Lazar, S. W., . . . Vago, D. R. (2015). Moving beyond mindfulness: Defining equanimity as an outcome measure in meditation and contemplative research. Mindfulness, 6(2), 356-372. doi: 10.1007/s12671-013-0269-8

Eberth, J., Sedlmeier, P., & Schafer, T. (2019). PROMISE: A model of insight and equanimity as the key effects of mindfulness meditation. Frontiers in Psychology, 10, 1-16. doi: 10.3389/fpsyg.2019.02389

Hadash, Y., Segev, N., Tanay, G., Goldstein, P, & Bernstein, A. (2016). The decoupling model of equanimity: Theory, measurement, and test in a mindfulness intervention. Mindfulness, 7(5), 1214-1226. doi: 10.1007/s12671-016-0564-2

Hayes, S. C. (2016). Acceptance and commitment therapy, relational frame theory, and the third wave of behavioral and cognitive therapies. Behavior Therapy, 47, 869-885. http://dx.doi.org/10.1016/S0005-7894(04)80013-3

Kabat-Zinn, J. (1994). Wherever you go there you are: Mindfulness meditation in everyday life. New York, NY: Hachette.

Maher, E. L., & Cordova, J. V. (2019). Evaluating equanimity: Mindfulness, intimate safety, and relationship satisfaction among meditators. Couple and Family Psychology: Research and Practice, 8(2), 77-89. doi: 10.1037/cfp0000119

McRae, E. (2013). Equanimity and intimacy: A Buddhist-feminist approach to the elimination of bias. Sophia, 52, 447-462. doi: 10.1007/s11841-013-0376-y

Young, S. (1994). Purpose and method of Vipassana meditation. The Humanistic Psychology, 22, 53-61. 

*Bu yazı 2021 yılında Şeyma Çavuşoğlu, Ph.D. tarafından kaleme alınmıştır.


Eko-Terapi ve Eko-Sanat Terapisi Nedir?

İnsanın doğa ile ilişkisini yeniden değerlendirmesi gerektiği fikri, 1960’larda dünyadaki modern çevre hareketiyle ortaya çıkan bir yaklaşımdır. Temel ilkesi şudur: ‘‘Doğa, mekanik bir oluşum değildir; çok gerçek bir yerden canlı, farkında ve ilişkide olan karşılıklılık esaslı temaslara sahiptir (Kahn & Hasbach, 2012, p.3).’’ Bu temasın insanlar için de iyileştiren, dönüştüren ve destekleyen bir etkisi vardır. “Doğa ile temas etmenin insanlar için psikolojik ve fiziksel faydaları olur (Kahn & Hasbach, 2012, p. 14).”

1990’larda ise doğa ile yapılan çalışmalara Eko-Psikoloji adı verilmeye başlanmıştır. Bu alanın isim babası, Theodore Roszak olarak kabul edilir. Eko-Psikoloji içerisinde farklı yaklaşımlar bulunur. Alandaki beş yönelimi şöyle sıralayabiliriz: Ekolojik bilinçaltı (Ecological unconscious); Fenomenolojik (Phenomenological); Tüm varlıkların birbirine bağlı oluşu (Interconnectedness of all beings); Kişiötesi (Transpersonal); Transandantal (Transcendental). Her biri üzerine ayrı bir yazıyı hak eden bu alt alanların ortak paydası, doğanın insanlığı kapsayan bir varlık olduğu ve insanın doğanın içerisindeki yerini, değerini ve sunması gereken desteği hatırlamaya ihtiyaç duyduğudur.

Patricia H. Hasbach (2012) Eko-Terapi’nin Eko-Psikoloji’den farklı olduğunu anlatır. Hasbach (2012)’a göre Eko-Terapi kelimesi Eko-Psikoloji’den gelir. Kısaca, Eko-Psikoloji alanının psikoterapi olarak şekillendiği yönelime Eko-Terapi deriz. “Bir eko-terapist, zihninde ve kalbinde doğayı dinler ve doğayla konuşur; bilir ki bir danışanın problemleri yalnızca aile, arkadaşlık, toplum ve kültür eksenlerinden değil, aynı zamanda doğadan kopukluktan da kaynaklanır (Kahn & Hasbach, 2012, p. 14).’’ Danışana doğanın bir parçası olduğunu hatırlatan çalışmalar sunar. Doğa ile temas kurmasını sağlar ve aralarındaki ilişkiyi sağlamlaştırmalarını destekler.

Yaşam ağı sadece varlıklar topluluğu değil, toprak-su-gökyüzü-ağaç-hava-güneş-insan sürekliliği gibidir. Travmanın bu terapi ekolündeki sebebi, bu süreklilik içindeki ilişkilerin bozulmasıyla ortaya çıkar ve kendimizi iyileştirmenin tek başına yapılamayan bir eylem olduğunu bizlere söyler. Psikoterapi bizi insan ilişkilerimizin öyküsünü anlatmaya davet ederken, Eko-Terapi bunu dünya hikâyemizi, insanlığımızın içinde yer aldığı bağlamı veya sürekliliği içerecek şekilde genişletir. 

Doğayı terapötik sürece dâhil ederken belirli uygulama ve yöntemler kullanılır. Eko-Terapi’nin insan ruhuna ekolojik bir bakış açısı sunan ve bununla terapistlerin danışanlarla çalışmaya nasıl daha kapsamlı bir şekilde – doğal dünyadaki kökenlerimizi ve köklülüğümüzü dikkate alarak – yaklaşabileceklerine dair bilgilendiren bir söylemi vardır. Eko-Terapi, geleneksel tedavi kapsamını insan-doğa ilişkisini içerecek şekilde genişleten bir terapi şeklidir. Pek çok diğer terapi ekolü gibi terapist ve danışan arasında güvene dayalı terapötik bir ilişki kurulmasını içerir. Böyle bir ilişki kurmak için terapist, aktif dinleme ve sözsüz iletişim becerilerini kullanır. Buna ek olarak, Eko-Terapi’de psikoterapi sürecine dâhil olan bir üçüncü unsur doğanın kendisidir. Terapist, danışan ve doğa arasında da bir üçlü ilişki kurulması önemsenir.

Eko-terapi çerçevesinde danışanın doğa ile ilişkisini anımsamasını ya da anlamlandırmasını sağlayacak sorular sorulur. Örneğin, danışana sorulabilecek bazı sorular şunlar olabilir: “Çocukluğunuzda dışarıda/doğada geçirdiğiniz bir anıyı tarif edin. Ailenizin/sizi büyütenlerin doğa algısı nasıldı? Geçen hafta doğada/dışarıda ne kadar vakit geçirdiniz?Bugünlerde, dışarıda/doğada neleri yapmaktan keyif alırsınız? (Kahn & Hasbach, 2012, p. 126)’’ Bu sorular danışanın doğa ile ilişkisini gözden geçirmesini ve doğa ile ilişki kurma biçiminin kökenlerini keşfetmesini destekler. 

Eko-Sanat Terapisi ise doğa ile kurulan bağlantının sunduğu keşif alanını sanat aracılığıyla açar. Eko-Sanat Terapisi’nin uygulaması bazen doğadan bir varlığı resmetmek, bazen doğal malzemeleri kullanarak yaratmak, bazen de doğanın içinde sanat üretimi olabilir. Önemli olan sanatsal yaratımın doğa ile yeniden ilişkilenme sürecinde bir araç olmasıdır. 

Eko-Sanat Terapisi’nde kullanılan doğa temelli yönergeler, danışanların terapötik çalışmalarını derinleştirebilecekleri, büyüme ve esenliklerini artırabilecekleri çok sayıda yol sunar. Danışanlara doğa ile kurdukları içsel bağlantıları konusunda daha büyük bir farkındalık ve deneyim sağlar. Sessizlik ve yalnızlık zamanı yaratma şansı tanır. Duyularını daha bilinçli olmaya teşvik eder ve danışanların sonraki seanslarda üzerinde çalışmak üzere imgeler, metaforlar ve doğrudan deneyimler keşfetmelerine alan açar. 

Eko-Terapi yaklaşımına göre işin özü, insan olarak doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlamak ya da bilmektir. Son olarak ancak bu bilgi zihinsel bir seviyede kalmadığında ve içselleştirebildiğimizde, dünyanın içsel dengesini destekleyecek bir varoluşa sahip olabiliriz.

Kaynakça:

Hasbach, P. H. (2012). Ecotherapy. In P. H. Kahn, & P. H. Hasbach (Eds.). Ecopsychology: Science, Totems, and the Technological Species (pp. 115-139). The MIT Press.

*Bu yazı 2025 yılında Özge Ekmekçioğlu, MBA ve Şeyma Çavuşoğlu, Ph.D. tarafından kaleme alınmıştır.


Kar ve Duyarlılık: Doğanın Ritimleriyle Uyumlanmak ve Eko-Sanat Terapisi Üzerine Bir Deneyim Yazısı

İstanbul ve birçok şehirde son günlerde etkisini gösteren kar yağışı, hayatın akışında belirgin değişikliklere neden oldu. Trafik yavaşladı, sokaklar sessizleşti, insanlar gündelik koşuşturmacalarına kısa bir ara vermek zorunda kaldı. Soğuk hava bizi iç mekânlara çekerken, dış dünyada her şeyin beyaz bir örtüyle kaplandığını izlemek benim için doğanın döngüsüne dair derin bir farkındalık yarattı. Yaşadığımız yere karın yağması, hem fiziksel dünyamızda hem de iç dünyamızda bir dönüşüm yaratır. Bizi neye duyarlı hâle getirir? Hangi yönlerimizi ortaya çıkarır? Ve en önemlisi, doğa ile olan ilişkimizi nasıl yeniden şekillendirir? Kar, bizi nasıl daha duyarlı, farkında ve bağlantılı hâle getirir? İşte bu noktada Eko-Sanat Terapisi, karın getirdiği duygusal ve düşünsel değişimleri yaratıcı yollarla keşfetmek için güçlü bir araç sunar.

Kar yağışı, insan zihni üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Beyaz örtü, görsel olarak bir sadelik ve dinginlik sunar, bu da zihni yatıştırır. Karın yavaşça düşüşünü izlemek, doğal bir meditasyon etkisi yaratır ve bizi şimdiki ana davet eder. Şehirlerin, sokakların ve doğanın sessizleşmesi, bize kendi iç sesimizi daha net duyma fırsatı verir. Aynı zamanda kar, toplumsal dayanışmayı artıran bir unsurdur. Zorlu hava koşulları, insanları birbirlerine daha dikkatli ve özenli olmaya teşvik eder. Dışarıda mahsur kalan bir hayvana su bırakmak, bir komşunun ihtiyaçlarını fark etmek, yolda kalan birine yardım etmek gibi küçük eylemler, empati ve bağlılık duygularımızı güçlendirir.

Kar yağışı, farkındalığımızı birçok yönde keskinleştirir. Gözlerimiz beyazın parlaklığına alışırken, işitme duyumuz daha önce fark etmediğimiz bir sessizliği keşfeder. Ayaklarımızın altındaki dokuyu hisseder, karda yürürken çıkardığımız sesleri dinleriz. Ellerimize aldığımız sıcak bir fincan, soğuk havaya karşı bedenimizin neye ihtiyaç duyduğunu anımsatır. Karın yavaşça düşüşünü izlemek bizi ana getirir, doğanın ritmiyle uyumlanmaya teşvik eder.

Bu süreçte, hem kendimize hem de çevremize karşı daha duyarlı hale geliriz:

Hareketin ve ritmin farkındalığı: Kar üzerinde yürümek, bizi yavaşlatır. Adımlarımızı dikkatli atmamız gerekir. Yere nasıl bastığımızı, dengenin önemini fark ederiz. Karın altında ezilen zeminin dokusunu hissederiz.

Birlikte olma hissi: Kar, insanları bir araya getirir. Sıcak bir çay etrafında toplanmak, aynı manzarayı izlemek, yolları açmak için birlikte çalışmak… Bu, yalnız olmadığımızı hissettirir.

Hayatın döngüsünü hatırlamak: Kar, doğanın sürekli değişen ritmini hatırlatır. Geçicidir; bir gün içinde eriyebilir, sonra yeniden yağabilir. Bize, her şeyin bir akış içinde olduğunu gösterir.

Doğaya karşı duyarlılık: Kar yağışı, sokak hayvanları için zorlu koşullar yaratır. Onları daha fazla düşünmeye, bir kap su ya da yiyecek bırakmaya yöneltir. Ağaçların, dalların kar altında nasıl eğildiğini fark ederiz. Doğanın direncini ve kırılganlığını gözlemleriz.

İçsel duyarlılık: Kar, dış dünyayı susturduğunda, iç dünyamızdaki sesler daha belirgin hâle gelir. Kendi duygularımızı, ihtiyaçlarımızı daha net duyarız.

Eko-Sanat Terapisi Yöntemleri ile Karın Getirdiği Dönüşümü Sanata Dökmek

Eko-Sanat Terapisi, doğayla olan ilişkimizi ve dolayısıyla kendimiz ve çevremizle olan ilişkimizi yaratıcı yollarla keşfetmeyi amaçlayan bir yaklaşımdır. Kar yağarken neler yaptık? Aklımızda hangi düşünceler belirdi? Acaba neler hissettik? Çevremizde neler oluyordu? Eko-Sanat Terapisi’ni bir deneyim üzerinden anlamak ve anlatmak adına geçtiğimiz hafta yağan karla geçirdiğimiz bir haftada neler yaptığımızı anlamlandırmak hepimize güçlü bir ilham kaynağı olabilir. Karın dokusunu, soğukluğunu, geçiciliğini ve saflığını sanat aracılığıyla ya da günlüklerimiz üzerinden keşfetmek, doğanın döngülerine ve birçok farklı konulara dair derin bir farkındalık geliştirmemize yardımcı olabilir. Peki, bu süreci sanat yoluyla nasıl deneyimleyebiliriz?

İşte birkaç öneri:

Karda İz Bırakmak: Karlı bir zeminde yürüyüp geriye dönerek bıraktığımız izlere bakabiliriz. Adımlarımızın şekli, yönü ve ritmi nasıl? Hangi yolları takip ettik? Bu izleri fotoğraflayabilir, çizebilir ya da kelimelerle anlatabiliriz.

Eriyen Karın Sanatla Buluşması: Bir avuç kar alıp bir kâğıda koyarak erimesini izleyebiliriz. Eridikçe bıraktığı su lekeleri, zamana dair farkındalığımızı artırır. Bu izleri bir resme ya da şiire dönüştürebiliriz.

Beyazın Anlamını Keşfetmek: Kar, her şeyi aynı beyaz örtüyle kaplar. Peki biz bu beyazın içinde hangi renkleri görüyoruz? Farklı ışıklarda nasıl değişiyor? Beyazın içindeki renkleri keşfetmek için pastel boya veya suluboya ile çalışabiliriz.

Karın Sesini Dinlemek: Gözlerimizi kapatıp kar yağışının sesini dinleyebiliriz. Sessizlik, hafif bir hışırtı, ayak sesleri… Bu duyusal deneyimi kelimelere dökerek bir şiir yazabiliriz.

Karın Sembolizmi Üzerine Çalışmak: Karın saflık, sessizlik, geçicilik gibi anlamlarını içeren kolajlar veya resimler yapmak, doğanın bizde yarattığı etkileri ifade etmenin bir yolu olabilir.

Kar, sadece bir doğa olayı değil, aynı zamanda duyularımızı keskinleştiren, bizi şimdiye getiren ve doğayla daha derin bir bağ kurmamızı sağlayan bir öğretmendir. Eko-Sanat Terapisi yöntemleri aracılığıyla, bu farkındalığı sanatla birleştirerek kendimizi ve çevremizi daha iyi anlayabilir, daha duyarlı olabiliriz.

Kar yağışı, doğanın bize sunduğu geçici ama etkileyici bir deneyimdir. Onunla nasıl etkileşime geçtiğimiz, onu nasıl algıladığımız ve ne hissettiğimiz, bizim doğayla olan bağımızı şekillendirir. Eko-Sanat Terapisi, bu bağı daha bilinçli bir şekilde deneyimlememizi ve iç dünyamızda yaratıcı bir dönüşüm sağlamamızı mümkün kılar. Karın ardından gelen sessizlikte, doğayla iç içe olma halimizi sanata dökmek, hem bireysel hem de kolektif farkındalığımızı artırmanın güçlü bir yolu olur.

Öyleyse, bu beyaz örtünün bize sunduğu içsel keşfi sanatla buluşturmaya ne dersiniz?

*Bu yazı 2025 yılında Özge Ekmekçioğlu, MBA tarafından kaleme alınmıştır.